BUGÜN 27 ARALIK.
İSTİKLAL MARŞI ŞAİRİMİZ MERHUM MEHMET AKİF
ERSOY’U
27
ARALIK 1936 ‘DA KAYBETTİK.
Mehmet Âkif Ersoy, 1873 yılının Aralık
ayında İstanbul'da, Fatih ilçesinin
Karagümrük semtinde Sarıgüzel mahallesinde dünyaya geldi.
Kaynaklara göre baba Tarafından Arnavut kökenlidir.Nüfusa kaydı, babasının, onun
doğumundan sonra imamlık yaptığı ve Âkif'in ilk çocukluk yıllarını geçirdiği Çanakkale'nin Bayramiç ilçesinde
yapıldığı için nüfus kağıdında doğum yeri Bayramiç olarak görünür. Annesi Buhara'dan Anadolu'ya göç etmiş bir ailenin kızı olan Emine
Şerif Hanım; babası ise Kosova'nın İpek kenti doğumlu, Fatih Camii medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi'dir.
Mehmet Tahir Efendi, ona doğum tarihini belirten "Ragif" adını verdi.
Babası vefatına kadar Ragif adını kullansa da bu isim yaygın olmadığı için
arkadaşları ve annesi ona "Âkif" ismiyle seslendi, zamanla bu ismi
benimsedi. Çocukluğunun
büyük bölümü annesinin Fatih, Sarıgüzel'deki evinde geçti. Kendisinden küçük,
Nuriye adında bir de kız kardeşi vardır.
Öğrenim Yılları
İlköğrenimine Fatih'te
Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde o zamanların adeti gereği 4 yıl, 4 ay, 4 günlük
iken başladı. 3 yıl sonra iptidai (ilkokul) bölümüne geçti ve babasından Arapça
öğrenmeye başladı. Ortaöğrenimine Fatih Merkez Rüştiyesi’nde başladı (1892).
Bir yandan da Fatih Camii'nde Farsça derslerini takip etti. Dil derslerine
büyük ilgi duyan Mehmet Âkif, rüştiyedeki eğitimi boyunca Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızcada hep birinci oldu. Bu okulda onu en çok
etkileyen kişi, dönemin "hürriyetperver" aydınlarından birisi olan
Türkçe öğretmeni Hersekli Hoca Kadri Efendi idi.
Rüştiyeyi bitirdikten
sonra annesi medrese öğrenimi görmesini istiyordu ancak babasının desteği
sonucu 1885'te dönemin gözde okullarından Mülkiye İdadisi’ne kaydoldu. 1888’de
okulun yüksek kısmına devam etmekte iken babasını kaybetmesi ve ertesi yıl
büyük Fatih yangınında evlerinin yanması aileyi yoksulluğa düşürdü. Babasının
öğrencisi Mustafa Sıtkı aynı arsa üzerine küçük bir ev yaptı, aile bu eve
yerleşti. Artık bir an önce meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak isteyen
Mehmet Âkif, Mülkiye İdadisi’ni
bıraktı. O yıllarda yeni açılan ve ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebi'ne (Tarım
ve Veterinerlik Okulu) kaydoldu.
Dört yıllık bir okul
olan Baytar Mektebi'nde bakteriyoloji öğretmeni Rıfat Hüsamettin
Paşa pozitif bilim sevgisi kazanmasında etkili oldu.
Okul yıllarında spora büyük ilgi gösterdi; mahalle arkadaşı Kıyıcı
Osman Pehlivan'dan güreş öğrendi; başta güreş ve yüzücülük olmak üzere uzun
yürüyüş, koşma ve gülle atma yarışlarına katıldı; şiire olan ilgisi okulun son
iki yılında yoğunlaştı. Mektebin baytarlık bölümünü 1893 yılında birincilikle
bitirdi.
Mezuniyetinden sonra
Mehmet Âkif, Fransızcasını geliştirdi. 6 ay içinde Kur'an'ı ezberleyerek hâfız oldu. Hazine-i Fünun Dergisinde
1893 ve 1894’te birer gazeli, 1895’te ise Mektep Mecmuası’nda "Kur'an'a
Hitab", adlı şiiri yayınlandı, memuriyet hayatına başladı.
Memurluk Yılları
Okulu bitirdikten
hemen sonra Ziraat Bakanlığı’nda (Orman ve Vaadin ve Ziraat Nezareti) memur
olan Mehmet Âkif, memuriyet hayatını 1893–1913 yılları arasında sürdürdü.
Bakanlıktaki ilk görevi veteriner müfettiş yardımcılığı idi. Görev merkezi
İstanbul idi ancak memuriyetinin ilk dört yılında teftiş için Rumeli, Anadolu,
Arnavutluk ve Arabistan'da bulundu. Bu sayede halkla yakın temas halinde olma
imkânı buldu. Bir seyahati sırasında babasının doğum yeri olan İpek Kasabası'na gidip amcalarıyla tanıştı. 1898 yılında
Tophane-i Âmire veznedârı Mehmet Emin Beyin kızı İsmet Hanım’la
evlendi; bu evlilikten Cemile, Feride, Suadi, Emin,Tahir adlı
çocukları dünyaya geldi.
Mehmet Âkif,
edebiyata olan ilgisini şiir yazarak ve edebiyat öğretmenliği yaparak sürdürdü.
Resimli Gazete’de Servet-i Fünun Dergisi'nde şiirleri ve yazıları
yayımlandı. İstanbul’da bulunduğu sırada bakanlıktaki görevinin yanı sıra önce
Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi (1906)'nde kompozisyon (kitabet-i resmiye),
sonra Çiftçilik Makinist Mektebi'nde (1907) Türkçe dersleri vermek üzere
öğretmen olarak atandı.
II. Meşrutiyet'in etkisi
II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Mehmet Akif, Umur-ı
Baytar-iye Dairesi Müdür Muavini idi. II. Abdülhamid'in istibdat rejiminin şiddetli bir muhalifiydi, hatta
II. Abdülhamid'in yüzünü gördüğünde bile midesinin bulandığını hatıralarında
anlatır. Bunun etkisiyle, meşrutiyet'in ilanından 10 gün sonra arkadaşı
rasathane müdürü Fatin Hoca'nın yönlendirmesiyle, on bir
arkadaşı ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne
üye oldu. Ancak Mehmet Akif, üyeliğe girerken edilen yeminde yer alan "Cemiyetin
bütün emirlerine, bilâkayd ü şart (kayıtsız şartsız) itaat edeceğim" cümlesinde
geçen "kayıtsız şartsız" ifadesine karşı çıkmış, "sadece iyi
ve doğru olanlarına'" şeklinde yemini değiştirtmişti.[8] Cemiyetin Şehzadebaşı İlmiye Mahfelinde Arap
Edebiyatı dersleri veren Âkif, Kasım 1907’de, Umur-i Baytariye Müdür Muavinliği
görevini Sürdürürken Darülfünun’da Edebiyat-i Osmaniye dersleri vermeye başladı.
II. Meşrutiyet’in
Âkif'in hayatında en büyük etkisi, meşrutiyetle birlikte yayın dünyasına adım
atması olmuştu. Daha önce bazı şiirleri ve yazıları birkaç gazetede
yayımladıysa da eser yayımlamaya uzun süredir ara vermişti. Meşrutiyetin
ilanından sonra, arkadaşı Eşref Edip ve Ebül’ula Mardin ‘in
çıkardığı ve ilk sayısı 27 Ağustos 1908'de yayımlanan Sırat-ı Müstakim dergisinin
başyazarı oldu. İlk sayıda Fatih Camii şiiri yayımlandı. Ebül'ula Mardin
ayrıldıktan sonra dergi, 8 Mart 1912'den itibaren Sebil'ür-Reşad adıyla çıkmaya devam etti. Âkif'in hemen
hemen bütün şiir ve yazıları bu iki dergide yayımlandı. Gerek dergilerdeki
yazılarında, gerekse İstanbul camilerinde verdiği vaazlarda Mısırlı bilgin Muhammed Abduh'un etkisiyle benimsediği İslam Birliği görüşünü
yaymaya çalıştı.
1910 yılında
gerçekleşen Arnavutluk İsyanı onu çok üzmüş ve arkasından gelecek kötü olayları
sezmişti. Balkanlar'da artan düşmanlık duygularını ve doğabilecek isyanları
önlemek için bir şeyler yapma arzusu duydu ancak Balkan Savaşı ile hüsrana uğradı.
1914’ün başında iki aylık bir seyahate çıkarak Mısır ve Medine'de bulundu. Mısır seyahati hatıralarını "El
Uksur'da" adlı şiirinde anlattı.
1913’te kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nin
halkı edebiyat yoluyla aydınlatma amacı güden neşriyat şubesinde Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Cenap Şahabettin ile
beraber çalıştı. 2 Şubat 1913 günü Bayezid Camisi kürsüsünde, 7 Şubat 1913 günü Fatih Camisi kürsüsünde konuşarak halkı vatanı savunmaya
çağırdı.
Teşkilât-ı Mahsusa'ya girmesi
Balkan Savaşı'ndan
sonra, ilk olarak Umur-i Baytariye görevinden (1913), sonra yayınlarının
hükümetle uygun düşmemesi nedeniyle aldığı ikaz üzerine Darülfünun müderrisliği
görevinden (1914) ayrıldı. Yalnızca Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi'ndeki
görevine devam etti. Harbiye Nezareti’ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa'dan
gelen teklif üzerine İslam birliği kurma gayesi güden Almanya’ya (Berlin’e ) Tunuslu Şeyh Salih Şerif ile birlikte gitti.
(1914). İngilizlerle birlikte Osmanlı'ya karşı savaşırken Almanlar'a esir
düşmüş Müslümanların kamplarında incelemelerde bulundu ve farkında olmadan Osmanlı’ya
karşı savaşan bu Müslüman esirleri aydınlatmaya çalıştı. Fransız ordusundaki
Müslümanlara yönelik yazdığı Arapça beyannameler cephelere uçaklardan atıldı.
Almanya’da iken yazdığı Berlin Hatıraları adlı şiirini dönünce
Sebilürreşad’da yayınladı.
İstanbul'a döndükten
sonra 1916 başlarında Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan'a gönderildi.
Görevi, bu topraklardaki Arapları Osmanlı'ya karşı kışkırtan İngiliz
propogandası ile mücadele etmek için "karşı propaganda" yapmaktı.
Mehmet Âkif, Berlin'deyken heyecanla Çanakkale Savaşı ile
ilgili haberleri takip etmişti. On dört ay süren savaşın zaferle sonuçlandığı
haberini Arabistan'da iken aldı. Bu haber karşısında büyük coşku duydu ve Çanakkale
Destanı'nı kaleme aldı. Arabistan dönüşünde iki ay Lübnan'da kalan Mehmet Âkif, "Necid Çölleri'nden
Medine'ye" şiirinde bu seyahatini anlattı.
Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti'ne girmesi
Lübnan’da yaşayan
Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa’nın daveti ile 1918’de bu ülkeye giden Âkif,
Lübnan’da iken Şeyhülislamlığa bağlı Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti başkatipliğine atandı. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Said Nursi gibi isimlerin kurduğu ve Osmanlı Devleti ile
diğer İslam ülkelerinde çıkacak dini meseleleri halletmek, İslam aleyhindeki
gelişmelere yanıt vermek amacıyla kurulan bu örgütte çalışırken bir yandan da Said Halim Paşa'nın “İslamlaşmak”
adlı eserini Fransızcadan Türkçeye çevirdi.
Bu dönemde Anadolu
toprakları işgale uğramış; Türk halkı Kurtuluş Savaşı 'nı
başlatarak direnişe geçmişti. Bu harekete katılmak isteyen Âkif, Balıkesir'e giderek 6 Şubat 1920 günü Zağnos Paşa Camii'nde çok
heyecanlı bir hutbe verdi. Halkın beklenmedik ilgisi karşısında daha birçok
yerde hutbe verdi, konuşmalar yaptı ve İstanbul'a döndü. Bu arada Sebilürreşad
idarehanesi, Millî Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçmiş olanlarla
İstanbul’daki yakınlarının gizli haberleşme merkezi hâline gelmişti. Âkif,
Kurtuluş Savaşı’nı desteklemesi nedeniyle 1920'de Dâr ül-Hikmet il-İslâmiye
Cemiyeti'ndeki görevlerinden azledildi.
İstiklal Savaşı'na katılışı
İstanbul'da rahat
hareket etme olanağı kalmayan Mehmet Âkif, görevinden azledilmeden az önce oğlu
Emin'i yanına alarak Anadolu’ya geçti. Sebil'ür-Reşad’ı Ankara’da çıkarması
için Mustafa Kemâl Paşa'dan
davet gelmişti. TBMM'nin açılışının
ertesi günü olan 24 Nisan 1920 günü Ankara'ya vardı. Millî mücadeleye şair, hatip, seyyah,
gazeteci, siyasetçi olarak katıldı. Ankara'ya varışından bir süre sonra
ailesini de yanına aldırdı.
Ankara’ya geldiği
günlerde, Mustafa Kemâl Paşa Konya vali vekiline telgraf göndererek Âkif’in Burdur milletvekili seçilmesini sağlamasını istemişti.
Haziran ayında Burdur’dan, Temmuz ayında ise Biga’dan mebus seçildiği
haberi meclise ulaştı. Âkif, Burdur mebusluğunu tercih etti. Böylece 1920-1923
yılları arasında vekil olarak I. TBMM’de yer aldı. Meclis kayıtlarında adı "Burdur
milletvekili ve İslam şairi" olarak geçmektedir.
Ankara'ya varır
varmaz ona verilen ilk görev, Konya Ayaklanması’nı
önlemek için halka öğütler vermek üzere Konya’ya gitmekti, büyük gayretine
rağmen Konya’da kesin bir sonuca ulaşamadı ve Kastamonu’ya geçti. Halkı düşmana direnişe teşvik için 1920
yılının Kasım ayında Kastamonu’daki Nasrullah Camisi'nde verdiği ateşli vaaz, Diyarbakır’da basıldı ve tüm vilayetlere ve cephelere
dağıtıldı.
Âkif, Anadolu'ya geçerken Eşref Edip'e
de arkasından gelmesini söylemişti. Eşref Edip, Sebil'ür-Reşad Dergisi'nin
klişesini de alıp İstanbul'dan ayrıldı. Son olarak 6 Mayıs 1921 günü
derginin 463. sayısını yayımlamışlardı. Âkif derginin 464-466. sayılarını Eşref
Edip ile beraber Kastamonu'da yayımladı, 464. sayı o kadar ilgi gördü ki birkaç
kere basılıp Anadolu'ya ve askere dağıtıldı. 467. sayıdan itibaren yayıma
Ankara'da devam ettiler. Derginin etkisi o kadar büyüktü ki, yaydığı yoğun
duyguların hâkimiyetindeki Türk halkları etkilenmesinden korkan Rusya,
gazetenin ülkeye girişini yasakladı.
1921'de Ankara'da Taceddin Dergahı'na yerleşen
Mehmet Âkif, Burdur milletvekili olarak meclisteki görevine devam etmekteydi. O
dönemde Yunanların Ankara'ya ilerleyişi karşısında meclisi Kayseri'ye taşımak için hazırlık vardı. Bunun bir dağılmaya
yol açacağını düşünen Mehmet Âkif, Ankara'da kalınmasını, Sakarya'da yeni bir
savunma hattı kurulmasını önerdi; teklifi tartışılıp kabul edildi. Taceddin
Dergahı'nda kaldığı ev Mehmet Akif Ersoy Müzesi olarak
ziyarete açıktır.
İstiklâl Marşı'nı yazması
Aynı dönemde Millî
Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey'in ricası
üzerine arkadaşı Hasan Basri Bey kendisini
ulusal marş yarışmasına katılmaya ikna etti. Konulan 500 liralık ödül nedeniyle
başlangıçta katılmayı reddettiği bu yarışmaya, o güne kadar gönderilen
şiirlerin hiçbiri yeterli bulunmamıştı ve en güzel şiiri Mehmet Âkif'in yazacağı
kanısı mecliste hâkimdi. Mehmet Âkif'in yarışmaya katılmayı kabul etmesi
üzerine kimi şairler şiirlerini yarışmadan çektiler. Şairin orduya ithaf ettiği İstiklâl Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye'de
yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup ayakta dinlendikten
sonra
12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17.45'te ulusal
marş olarak kabul edildi. Âkif, ödül olarak verilen 500 lirayı Hilal-i Ahmer bünyesinde, kadın ve çocuklara iş öğreten
ve cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına bağışladı.
Mısır yılları
İstiklâl Madalyası ile
ödüllendirilen Mehmet Âkif, 1922 yılında sağlık gerekçesi ile
milletvekilliğinden istifa etti. 1923 yılının Mart ayının son günlerinde
ortadan kaybolan yakın arkadaşı Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in Mustafa Kemal’in Muhafız
Alayı Kumandanı Topal Osman tarafından öldürüldüğünün
anlaşılması üzerine kendine yeni bir yurt bulması gerektiğini hissetti.[13] Bir süredir kendisini Mısır’a davet eden Mısır
Hıdivi Abbas Halim Paşa'nın
davetine uydu ve böylece kışlarını Mısır’da geçirmeye başladı. Onun ülkeden
ayrılışını 1924’te Halifeliğin kaldırılması veya
1925 yılında çıkarılan Şapka Kanunu ile açıklayanlar vardır.
Akif, gitmeden önce Kur'an'ın mealini hazırlamak için Diyanet İşleri Başkanlığı ile
anlaşma imzaladı. Kuran çevirisini yapabilecek tek adam olarak görüldüğünden
Kuran-ı Kerim'i Türkçe'ye tercüme işine girişmesi için 1908'den itibaren yoğun
bir ısrar vardı. Tercüme işine kesinlikle yanaşmayacağı anlaşılınca, bir
Kuran-ı Kerim meali yazmak hususunda güçlükle razı edilmiştir.
En ünlü eseri Safahat 1924 yılında Türkiye'de basıldı. Birkaç sene
yazları İstanbul'da, kışları Mısır'da geçiren Mehmet Âkif, 1926 kışından sonra Mısır’dan dönmedi. Kahireyakınlarındaki Hilvan'a yerleşti. Burada adeta inzivaya
çekilerek Kur'an meali üzerinde çalışmayı sürdürdü ancak ülkede ulusal din
projesinin (Türkçe ezan-ibadet) hayata geçirilme projesini öğrenince kendi
çalışmasının bu projede kullanılmasından çekinerek
1932’de mukaveleyi fesh etti.
Diyanet İşleri Başkanlığı hem tercüme hem yorumlama işini Elmalılı Hamdi Efendi'ye
verdi. Âkif, kendi yazdıklarını dostu Yozgatlı İhsan Efendi'ye teslim etti ve
ölür de gelmezse yakmasını nasihat etti. (Ekmeleddin İhsanoğlu'nun babası.)
Mehmet Âkif, Mısır
yıllarında Kuran çevirisinin yanı sıra Türkçe dersleri vermekle meşgul olmuştu.
Kahire'deki “Câmiat-ül Mısriyye" adlı üniversitede Türk Dili ve
Edebiyatı dersleri verdi (1925-1936).
Siroz hastalığına
tutulunca hava değişikliği iyi gelir düşüncesiyle önce Lübnan'a, sonra
Antakya’ya gitti fakat Mısır'a hasta olarak döndü. 17 Haziran 1936’da tedavi
için İstanbul’a döndü. 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da, Beyoğlu'ndaki
Mısır Apartmanı'nda hayatını kaybetti. Edirnekapı Mezarlığı'na gömüldü.
Cenazesine resmi bir katılım olmadı, ancak büyük bir üniversiteli genç topluluk
katıldı. Mezarı iki yıl sonra, üniversiteli gençler tarafından yaptırıldı;
1960’ta yol inşaatı nedeniyle kabri Edirnekapı Şehitliği'ne
nakledildi. Mezarı, Süleyman Nazif ve arkadaşı Ahmet Naim Bey'in mezarları
arasındadır.
Mehmet Âkif'e 1
Haziran 1936 tarihi itibarı ile 478 lira 20 kuruş emekli maaşı bağlanmıştır. Bu
maaş 1936 yılı Ekim ayından itibaren ödenmeye başlanmış, toplu olarak 2976 lira
almıştır. Emekli cüzdanının son sayfasında ise “600 lira borç” ibaresi
yazılıdır. Bu borç düştükten sonra ise kalan kısım ailesine verilmiş ve Mehmet
Âkif bundan iki ay sonra vefat etmiştir.
Edebî hayatı
Mehmet Âkif, şiir
yazmaya Baytar Mektebi'nde öğrenci olduğu yıllarda başladı. Yayımlanan ilk
şiiri Kur'an'a Hitap başlığını taşır. 1908'den itibaren aruz ölçüsü kullanarak
manzum hikâyeler yazdı. Hikâyelerinde halkın dert ve sıkıntılarını anlattı.
Balkan Savaşı yıllarından itibaren destansı şiirler yazmaya başladı. İlk büyük
destanı, “Çanakkale Şehitleri'ne“ başlıklı şiiridir. İkinci büyük destanı ise
Bursa'nın işgali üzerine yazdığı “Bülbül“ adlı şiiridir. Üçüncü olarak da
İstiklâl Marşı'nı yazarak İstiklâl Savaşı'nı anlatmıştır. "Sanat sanat
içindir" görüşüne karşı çıkan Mehmet Âkif, dinî yönü ağırlıkta bir
edebiyat tarzı benimsemişti. Edebiyat dili olarak Millî Edebiyatakımına
karşı çıktı ve edebiyatta batılılaşma konusunda Tevfik Fikret ile çatışmıştır.
Eserleri
Milli Şairimizin Safahat adı altında toplanan şiirleri 8 kitaptan
oluşmuştur. Mehmet Akif , İstiklâl Marşı'nı
Safahat'a koymamıştır. Nedenini ise şöyle açıklar: "Çünkü ben onu milletimin
kalbine gömdüm".
1.
Kitap: Safahat (1911) - 44 manzume içerir.
Siyasal olaylar, mistik duygular, dünyevi görevlerden bahsedilir.
2.
Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde (1912)
- Süleymaniye Camisi'ne giden iki kişinin söyleşileri ile başlar, kürsüde
Seyyah Abdürreşit İbrahim'in konuşturulduğu uzun bir bölümle devam eder.
4.
Kitap: Fatih Kürsüsünde (1914)
- Fatih Camisi'ne giden iki kişinin söyleşileri ile başlar, vaizin uzun
konuşması ile devam eder.
5.
Kitap: Hatıralar (1917) - Âkif'in gezdiği
yerdeki izlenimleri ve toplumsal felaketler karşısında Allah'a yakarışını
içerir.
6.
Kitap: Asım (1924) - Hocazade ile Köse İmam arasındaki
konuşmalar şeklinde tasarlanmış tek parça eserdir.
7.
Kitap:Gölgeler (1933) - 1918-1933 arasında
yazılmış 41 adet manzumeyi içerir. Her biri, yazıldıkları dönemin izlerini
taşır.
8.
Kitap: Safahat (Toplu
Basım) (ilki 1943) - 6 Safahatını bir araya getirir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder